's avatar

Suddenly, she found a black elephant in her chest.

songsforsinglepillows:

They killed our child. Now police in Turkey attacks ordinary people who joined for 's funeral. Let everyone know about the PM Recep Tayyip Erdogan.

Hopelandic 8:

Slowblow - Hamburger Cemetary

Dear Euphoria - Forbidden to Beg

Rökkurró - Hugurinn Flögrar

Moddi - A Sense of Grey

Kjartan Sveinsson - Síðasti bærinn 2

Hildur Guðnadóttir – Earbraces

Frakkur - Song For The Little Boy

Kira Kira - Melur Sjarmur

Parachutes - Your Stories

Sigur Rós - Ekki múkk

İmdat frenini gereksiz yere çekenler cezalandırılır

Otobüs gürültüyle yolun sağında durduğunda hala buraya neden geldiğimi kendime açıklamaya çalışıyordum. Artık bana ait olmayan eşyaları doldurduğum iki küçük bavulu yolun kenarına bırakıp beklemeye başladım. Bir süre sonra ufak bir toz bulutunun içinde göründü. Toz bulutunu önüme bırakarak duran arabadan inen bu adamı anımsamıyordum. Aceleyle ilerleyen adımları önümde bittiğinde bir anda kendimi görkemli binaları andıran kolları arasında buldum. Sonra geri çekildi, yüzüme baktı bir süre. Özlediği biri gibiydim, kızdığı biri gibiydim, sevdiği biri gibiydim, hiç bana benzemeyen biri gibiydim.

Bavulları arabanın arkasına attı. Tek kelime etmemiştik, böylesi daha iyi dedim. Böylesi daha iyi… Bir ara onu tanır gibi oldum. Uzak bir geçmişte buna benzer bir anda, yine tek kelime etmeden beni buradan uğurlayan o adam olmalıydı, sanıyorum.

Arabayı eski şehir yoluna çevirdiğinde anlamıştım, korkuyordu. Yüzüme baktığında gördüğü uzaklıktan korkuyordu. Korkunun kestirmesi olur mu hiç bilmiyordum ama ona bilmediği şeyleri anlatmak istiyordum. Ona vaktiyle yüzünü kendi yüzünden daha çok ezberlediği tüm o insanların aslında başından bu yana kalabalığa ait olduğunu anlatmayı isterdim. Elini tutup; tüm bunların bir önemi yok, sakin ol her zaman uzaktılar, hep kalabalığın içinde kayboluyorlar demek isterdim. Elini tutup tutmadığının bir önemi yok sıkı sıkıya kenetlendiğin anlar bile siliniyor demek isterdim.

Kendime, tekerleğin düştüğü çukurlara, hızla yanımızdan geçen mavi arabaya, yolun kenarındaki ağaçlara ve ona anlatırken tüm olan biteni, ayakları olmayan bir köprüde ilerlemeye çalışıyor gibiydi sessizlik. Olmuyordu. Artık kendisine benzemeyen insanlar hüzünlendirmiyordu beni.

Aklımda asılı duran bir an var, sanırım çaresizlikle ilgili bir şey, çaresizliğin çekirdeği siyah bir düğmeye benziyor. Hiçbir şeyden emin olamıyorum sona sarıyorum sonra. Sessizliği birkaç cızırtıyla kırmaya çalışan radyoyu dinliyorum, ona sorsa tüm bu sorumluluktan kaçabilir ama sormuyor. Elini uzatıyor ve yuvarlak siyah düğmeyi çaresizce çeviriyor. Yanıt henüz anlayamadığımız bir dilde. Uzanıp düğmeyi kıvıran parmaklarını çekiyorum.

Buna gerek yok, hep böyle olacak.

Parmaklarımın soğukluğundan bahsetmişti sonra, kendime dikkat etmediğimi, yüzümün süzüldüğünü söylemişti. Neyse, burada iyi olacaksın, iyileştireceğim seni diye eklemişti ardından. Hep düşünürüm insan kendinde olmayan bir şeyi nasıl bir başkasına verebilir ki?

İyi olmak… İyi bakılmak, iyi…

Araba üzerine henüz yağmur yağmış asfaltın arasında çukurlara gire çıka ilerledi bir süre. Tekerleklerin girdiği her çukurda sıçrattığı kahverengi suyu izledim. Bir çukur, iki çukur, üç, dört, beş… Durduk. Arabadan inip bavullarımı aldı ve onu takip etmemi söyledi. Soğuk bir apartman kapısı önünde anahtarlarını aradığında takip etmeseydim de burayı kokusundan tanıyacağımı anlamıştım. Soğuk güvenli binaların sonsuz mutluluk kokusu…

Hadi tüm anahtarları kaybet dedim bir süre içimden. Gideyim. Burası benim evim değil. Gitmek zorundayım, anlamasan da olur. Gitmeliyim ama nereye? Hem zaten gitmek başlı başına bir ütopya… Bağ kurmayı bilmeyenler bir yerlere gidemez, kalamaz. Yadırganır. Bağ kurmak istemeyenler için bildiğim tek yer mutsuzluk. Ben mi? Ben zaten oradayım, başından bu yana hiç kıpırdamadım.

Ağır demir bir kapıdan soğuk mermer merdivenlere geçtik. Sonra daha soğuk, daha güvenli çelik kapılı evlerin bulunduğu katları adımladık. Anahtar deliğinden yayılan ışığı izledim, havada uçuşan tozları, kaçamadım. Kapıyı açıp içeri girdiğinde yüzündeki güveni görmeliydiniz. Adeta burası onun kalesi, tüm sahip olduğu değerli nesneleri sıraladığı bir müzeydi. Soğuktan donduran bir koridorda biriktirdiği raflarca anlamsızlık arasında sağlam adımlarla ilerledi. Bir odanın önünde durdu. Sesinden havaya yayılan tedirgin renkleri umursamadan bu odayı benim için hazırladığını söyledi. Sonra gidemedim, hiç.

Odaya girip bavulların üzerinde oturdum. Burada kendimi asla yerleşilmeyecek bir evin ortasındaki kutu gibi hissediyorum. Bağlar açmaya yeltenmediğim şüpheli bir paket gibi. Ona; “Ben o dönüşmekten korktuğun mutsuz insanlardan biriyim. Ama mutsuzluğum hepçil, mutluluksa başından bu yana bir ayağı diğerlerinden daha kısa olan bir sandalye. Rahatsızlık veriyor. Hepsi o. Teşekkür ederim ama burası benim evim değil.” demek isterdim.

Vazgeçtim.

Odanın balkona açılan eşiğinde durup bir sigara yaktım. Gıcırdayan bir pazar arabasının yalnızlığına hüzünlendim. Düşünsenize sokağın başından yuvarlanarak dönüyor, taşların üzerinden sarsılarak, gıcırdayarak tüm sokağı geçiyor. Boylu boyunca yalnızlık…

Kasım 2012

İstanbul